Aşağıda, “Müşteki – sanık nerede durur?” sorusunu psikolojik bir mercekten ele alan, bilişsel, duygusal ve sosyal psikoloji boyutlarını içeren özgün bir yazı bulacaksın. Anlatıcı, belirli bir meslek unvanına bağlı değil; insan davranışlarının içindeki bilişsel ve duygusal süreçlere meraklı biri olarak kişisel bir girişle başlıyorum.
Giriş — İçsel Bir Merakın Başlangıcı
Çoğu zaman adalet sisteminde “müşteki” ve “sanık” terimleri birbirine zıt kutuplar olarak ele alınır. Ama benim içimde hep bir soru beliriyor: Bu iki etiket gerçekten net sınırlar çizebilir mi? Bir insanın izi, öfkesi, korkusu, çaresizliği ya da direnç gösterdiği anlar; hepsi bir noktada birbiriyle kesişebilir mi? Bilişsel süreçler, duygular, sosyal etkileşimler… Belki de “müşteki” ile “sanık” arasındaki sınır, düşündüğümüz kadar sabit değildir. Bu yazıda, bu sınırı, psikolojinin ışığında; bilişsel, duygusal ve sosyal boyutlarıyla irdeleyeceğim. Okurken kendi içsel gözlemlerinizi yapın; acaba siz bu iki kutup arasında hangi noktalarda duruyorsunuz?
“Müşteki‑Sanık” Ayrımını Sorgulayacak Kavram: Victim‑Offender Overlap
“Hep mağdur ya da hep fail değil” diyen bir bakış açısı var: Victim‑Offender Overlap (kurban‑fail örtüşmesi). Bu kavrama göre, bazı bireyler hem mağdur hem faile dönüşebiliyor. Araştırmalarda, geçmişte mağduriyet yaşamış bireylerin ilerleyen dönemlerde suç işleme ihtimalinin arttığı; hatta adli sisteme hem mağdur hem suçlu olarak dahil olabildikleri saptanıyor. ([ResearchGate][1])
Örneğin bir meta-analiz ve derleme çalışması, yıllar boyunca biriken bulgulara dayanarak, mağdur‑faile dönüşüm olgusunun yalnızca tesadüf olmadığını vurguluyor. ([oxfordbibliographies.com][2]) Bu ise bize soruyor: “Müşteki sanık nerede durur?” demek, aslında çoğu zaman kimliğin sabit olmadığı; değişken, karmaşık ve çok boyutlu bir süreç olduğunu kabul etmek anlamına gelebilir.
Bilişsel Boyut — Zihin Neden Geri Tepiyor?
Travma, Bellek ve Bilişsel Şema Değişimi
Mağduriyet yaşayan biri — özellikle travma deneyimiyle yüzleşmişse — zihninde bir “şema” oluşur: dünya tehlikelidir, insanlar güvenilmezdir, ben savunmasızım… Bu şema, travmadan sonra kaydedilen belleklerle pekişir. Bilişsel psikoloji açısından, bu yeni şema kişinin algılarını, kararlarını ve davranışlarını derinden etkiler.
Zamanla bu algılar normalleşebilir. Kurban olan kişi, “ben her zaman savunmam” ya da “önce ben koruyayım” moduna geçebilir. Bu durumda, savunma içgüdüsü, bir noktada saldırganlığa dönüşebilir — hem koruma hem saldırı amacı güden bir duruş. Böylece mağdur bilişsel olarak “sanık” konumuna kayabilir.
Kişisel Eğilimler ve Suç Eğilimi: Özellik‑Bazlı Açıklamalar
Bazı araştırmalar, bu örtüşmeyi açıklamak için bireysel özelliklere odaklanıyor. Özellikle düşük özdenetim, impulsivite, risk alma eğilimi ya da bilişsel kontrol zayıflığı gibi kişilik özellikleri öne çıkıyor. ([SpringerLink][3])
Yani bir birey, belleklerinde travmatik anıları taşırken; aynı zamanda bilişsel zorlanma, dürtüsellik veya özdenetim eksikliği yaşıyorsa; bu karışım, onu kurban pozisyonundan suçlu pozisyonuna doğru iter. Bu da “müşteki‑sanık” ayrımının sabit olmayabileceğini gösteriyor.
Duygusal Boyut — Kalpten Gelen Tepkiler ve Duygusal Zekâ
Travmanın Duygusal Yükü ve Duvar Örmek
Mağduriyet genellikle korku, utanç, suçluluk, çaresizlik gibi duygularla beraber gelir. Bu duygular bilinçli ya da bilinçdışı savunma mekanizmaları doğurabilir: duygusal duyarsızlaşma, öfke, yüksek tetikte olma hâli.
Duygusal zekâ (emotional intelligence) burada kritik. Eğer kişi travmasını anlayabilirse, duygularını tanıyıp yönetebilirse; öfke ve çatışma eğilimini fark edebilir ve alternatif başa çıkma stratejileri geliştirebilir. Ama bu beceri düşükse, duygular “savunma kalkanı” olur — bu da çatışmalara, saldırganlığa dönüşebilir.
Travma Sonrası Kırılganlık ve Kırılganlıktan Kötüleşmeye: Paradoksal Sonuçlar
Bazı çalışmalar, travmayla yüzleşmenin ardından olumlu psikolojik büyüme (post‑traumatic growth) olasılığını vurgulasa da; çoğu durumda olumsuz etkiler ağır basabiliyor. ([Türk Psikiyatri Dergisi][4])
Bu da demek ki: “Müşteki sanık arasındaki çizgi bulanık” olabiliyorsa — bu bulanıklığın ardında sadece toplumsal etkenler değil; güçlü duygusal süreçler, travmanın yarattığı kırılganlık ve bastırılmış öfke gibi içsel fırtınalar da yatıyor olabilir.
Sosyal Etkileşim Boyutu — İnsanlarla Olan İlişkiler ve Dinamikler
Çevre, Riskli Yaşam Biçimleri ve Sosyal Ağırlık
Bir kimlik değişimini yalnızca bireysel özelliklere bağlamak eksik kalır. Çünkü çevre, arkadaş grubu, sosyal bağlar önemli. Araştırmalar, tehlikeli sosyal çevre, düşük destek, olumsuz akran ilişkileri, suça eğilimli arkadaş gruplarına dahil olmayı, mağduriyet ve saldırganlık için risk faktörü olarak görüyor. ([research.utwente.nl][5])
Yani kişi, travmasını yaşadıktan sonra yalnız kalırsa ya da olumsuz bir ortamda bulunursa; bu, hem korunma ihtiyacını hem de saldırganlık potansiyelini artırıyor olabilir. “Kurtaran sensin” mantığı, kişiyi agresyona yöneltir.
Adalet Sisteminde Rol Karmaşası ve Yargı Süreci
Güncel bir çalışma, hâkimlerin “victim‑offender overlap” durumlarında karar verirken mağduriyet hikâyesini dikkate aldığını, ancak bu hesaplamanın çoğu zaman belirsiz teorilerle yürüdüğünü gösteriyor. ([Tandfonline][6])
Bu, adalet sisteminin de bu psikolojik ve sosyal karmaşıklığı her zaman hesaba katamadığını, “müşteki vs sanık” ayrımının formal bir ikiliğe indirgenebileceğini düşündürüyor. Dolayısıyla, toplumsal kurumlar — mahkemeler, sosyal hizmetler, destek mekanizmaları — bu karmaşıklığı görebilecek bir anlayışa sahip olmalı.
Çelişkiler, Açık Sorular ve İçsel Bir Ayna
– Eğer biri hem mağduriyet hem suç eylemleri yaşamışsa, bu onu nasıl tanımlar? Sadece “fail” demek adaletsiz olabilir.
– Duygusal zekâ ve destek ağları her zaman yeterli mi? Yoksa travma, kaçınılmaz olarak saldırganlığa mı açık kapı bırakır?
– Bilişsel ve kişilik temelli yaklaşımlar — düşük özdenetim, impulsivite — her mağdur‑fail için geçerli olabilir mi, yoksa bu bir genelleme hatası mı?
– Sosyal çevre o kadar güçlü mü ki bireysel irade ya da terapi bu döngüyü kırabilir?
Kendi hayatında benzer bir duygusal yük taşıdığını düşün: Belki öfke, korku, yaşanan haksızlık, suçluluk… Bu duygular seni korumaya mı yönlendirdi, yoksa savunma kalkanı seni tetikleyici bir role mi itti?
Ne Öneririm? Kendinle, Toplumla ve Adalet Sistemiyle Yüzleşmek
– Kendin içinde travmatik deneyimleri tanı. Duygularını adlandır. Bastırmak yerine anlamaya çalış.
– Sosyal çevreni gözden geçir: Destek veren, anlayan insanlarla temas kur. Yalnızlık ya da toksik ilişkiler sana zarar verebilir.
– Adalet sistemine, topluma ve sosyal kurumlara karşı duyarlı ol: Kurban‑fail örtüşmesi gerçektir. Sadece davranışa değil, arka plandaki bilişsel ve duygusal sürece bakmak önemli.
– Merak et: “Ben bir mağdurken neden bazen savunmacı, bazen saldırgandım?”, “Çevrem nasıl etkiledi?”, “Duygularımı nasıl yönettim?” gibi sorular sor kendine.
“Müşteki – sanık” ayrımı sandığımız kadar net olmayabilir. Zihin, duygu, sosyal çevre; hepsi bir oynatıcı. Bu oyunda bazen kimliğimizi, bazen davranışlarımızı tanımlarken, derin bir içsel muhasebeye ihtiyaç var. Belki de adalet yalnızca mahkemelerde değil — kendi içimizde, kişisel sorularla başlar.
[1]: “Victim–Offender Overlap – ResearchGate”
[2]: “The Victim-Offender Overlap – Criminology – Oxford Bibliographies”
[3]: “Trait-Based Explanations of the Victim/Offender Overlap”
[4]: “Travma Sonrası Büyüme: Gözden Geçirilmiş Son Model ile Kapsamlı Bir …”
[5]: “Unpacking the Victim-Offender Overlap: On Role Differentiation and …”
[6]: “Using Trauma Theory to Explain the Victim-Offender Overlap and …”